Copy
TKTD E-Bülten        Mart-Eylül 2013          Sayı: 2    

Lütfen cevaplarınızı TKTDUyeler@yahoogroups.com adresine gönderin!
TKTD E-Bülten Babil Postası


Babil Postası'na Hoş Geldiniz! 

Değerli Meslektaşlar,

 
Sizlerle ikinci e-bültenimizde buluşmanın mutluluğu içindeyiz. Aslında bu tarihte üçüncü e-bültenimizi paylaşıyor olmalıydık ancak ikinci bülten için hedeflediğimiz tarih Gezi olayları ile örtüştü. Bir kısmımız akşamları biber gazı dozumuzu alıp "çapulculuk" yaparken bazılarımız da Halk TV’den ve sosyal medyadan sabaha kadar olayları izlemekteydi. Ülkemiz böyle bir dönemden geçerken e-bültene odaklanamadık, affınıza sığınıyoruz.

Kendimizi affettirmek için Babil Postası'nın bu sayısına bir de "
Gezi Özel" bölümü ekledik. "Gezi Özel", Translate for Justice oluşumunun e-bültenimiz için özel olarak hazırladıkları ve direniş sırasında örgütledikleri gönüllü çeviri faaliyetlerini değerlendiren yazıyla başlıyor. Bu bölümde okuyabileceğiniz ikinci yazı, Nur Deriş'in bir çok üyemizin katkıda bulunduğu Açık Radyo Çevirileri projesiyle ilgili Babil Postası için kaleme aldığı yazı. Bunların yanı sıra, "Gezi Özel"in, Yiğit Bener, Ragıp Duran, Sungur Savran ve Sezin Tekin’in Gezi olaylarını farklı bakış açılarıyla değerlendirdikleri ve çeşitli mecralarda yayınlanmış yazılarıyla daha da zenginleştiğini göreceksiniz. Katkıda bulunan herkese çok teşekkür ederiz.
 
Babil Postası'nın bu sayısında 15 Eylül 2013'te düzenlediğimiz üye toplantısında da aktardığımız MYK Süreci hakkında güncel gelişmeleri sizinle paylaştık. Toplantıya katılamamış olan meslektaşlarımız için sunumun linkini yazının sonunda bulabilirsiniz. 
 
Mesleğimizin en güzel yönlerinden biri olan “usta-çırak” ilişkisini sayımız artsa da devam ettirebilmek için bir süredir gündemimizde olan mentorluk projemizin pilot çalışmasını başlattık. Başkan Yardımcısı Bahar Çotur ve aday adaylarımızdan Ufuk Yılmaz, pilot mentor ve mentee’miz olarak başlattıkları çalışmayı Üye Toplantısı'nda bizimle paylaştı; ayrıntılarını aşağıda, projenin şimdiye kadarki her aşamasını planlayan Bahar Çotur'un değerlendirme yazısında okuyabilirsiniz. Toplantıda yaptıkları sunuma da yazının sonundaki linkten ulaşabilirsiniz. Bundan sonraki e-bültenlerde mentorluk pilot projemizde elde edilen deneyimleri ve projenin çıktılarını paylaşmaya devam edeceğiz. 
 
Bültenimizin AIIC ile ilgili bölümünde ise daha önce AIIC Blog’da yayınlanmış olan "İş-Özel Hayat Dengesi- Söylendiği Kadar Basit Değil" başlıklı yazı Yelda Doğruoğlu’nun çevirisiyle yer alıyor. Babil Postası'nın ikinci sayısında getirdiği yeniliklerden bir diğeri de 'Seyahat Güncesi'. Bundan sonra her sayıda konferans tercümanlarının sıklıkla seyahat ettiği şehirlere yer verecek, meslektaşlarımızın o şehre dair pratik önerilerini sizlere aktaracağız. İlk 'Seyahat Güncesi' için pek çok tercümanın Türkiye dışında ikinci adresi olan Brüksel'i seçtik. Görüşleriyle destek olan üyelerimiz Verda Kıvrak, Hande Çağlayansu ve aday adayımız Aksel Vannus'a çok teşekkür ederiz. 
 
Babil Postası'nın bu yepyeni sayısını keyifle okumanız dileğiyle...

TKTD Başkanı
Seher Meltem Kumbaroğlu
 

 

TKTD'den Haberler  

 Yönetim Kurulu'nun Faaliyetleri ile İlgili Gelişmeler

15 Eylül 2013 tarihinde düzenlediğimiz Üye Toplantısı, geçtiğimiz aylarda Derneğe asil üye olan Ezgi Ünlüer Baglieto, Gökçen Ezber, Cansu Kaptaner, Emine Deliorman Ortaç, Seda Kurt, Didem Sone ve Dilek Demirkol'un yemin töreniyle başladı. Kendilerini bir kez daha kutluyoruz. Seher Meltem Kumbaroğlu, MYK sürecinde geçtiğimiz aylarda yapılan toplantılar ve sonuçları hakkında bir sunum yaptı ve gelen sorulara cevap verdi. Ayrıntılı bilgiyi hemen aşağıda ilgili yazıda bulabilirsiniz. Bahar Çotur, bir süredir üzerinde çalıştığı mentorluk projesinin pilot aşaması hakkında bu süreçte birlikte çalıştığı Ufuk Yılmaz’la birlikte bir sunum yaptı. Bahar Çotur'un projeye dair kaleme aldığı kapsamlı değerlendirme yazısını e-bültenin ilerleyen bölümlerinde okuyabilirsiniz. Son olarak e-bülten hazırlıkları için yayın komitesi kurulması önerisi katılımcılara sunuldu ve kabul edildi. Aday adayı Eda Erdem ile üyelerimizden Burcu İnal Turan ve Ali Ottoman komite üyeliğine gönüllü oldular. Gönüllü üyelerin yanı sıra komitede YK adına Sezin Tekin görev alacak. 
 

YK sonbahar döneminin ilk toplantısını 15 Eylül 2013'te gerçekleştirdi. Toplantıda öncelikle sabah saatlerinde düzenlemiş olduğumuz Üye Toplantısı, genel katılım ve yapılan sunumlar değerlendirildi. Başkan Yardımcısı Bahar Çotur tarafından geliştirilmiş olan Mentorluk Projesi'nin pilot aşamasında elde edilen sonuçlar ve projenin bundan sonraki muhtemel seyri bir kez daha tartışıldı. Aynı zamanda 2013 yılı tamamlanmadan önce ve\veya 2014 yılında üyelerimize yönelik olarak düzenlenmesini istediğimiz eğitimler ele alındı; tıp ve\veya hukuk eğitiminden pek çok üyemizin fayda sağlayacağı, bu konudaki girişimlerimizin hızlandırılması gerektiği belirtildi. Teknik Komite, Outreach Komitesi ve Bireysel Sözleşme Komitesi'nin uzun süredir herhangi bir çalışma yürütmediğinin altı çizildi, komitelere yeniden işlerlik kazandırmak için atılabilecek adımlar tartışıldı. 

TKTD facebook ve twitter hesapları, yazın verdiğimiz aranın ardından yeni eklenen takipçilerinin de desteğiyle çalışmalarına yeniden başladı. Facebook takipçi sayımız Eylül sonu itibariyle 440'ın üzerinde.


TKTD Yönetim Kurulu üyelerimizin Dernek adına yaptıkları görüşmelerde kullanmaları amacıyla kartvizit hazırlandı. TKTD logolu bloknotlar da üyelerimizin talebine istinaden yeniden basıldı. 


TKTD Komitelerinin Faaliyetleri ile İlgili Gelişmeler 


Maalesef Teknik Komite, Outreach Komitesi ve Bireysel Sözleşme Komitesi 2013 yılının ilk dokuz ayına ilişkin YK'ya herhangi bir ilerleme raporu sunmamıştır.

 

Mesleğimiz ile İlgili Gelişmeler 
 

TKTD olarak üzerinde en çok çalıştığımız konulardan biri yine MYK süreci oldu. Düzenlenen bir dizi toplantı sonucunda paydaşlar arasında kabul görmesini sağladığımız hususlar, "konferans tercümanlığı için ayrı bir yeterlilik çıkartılması; bu yeterliliğin münhasıran TKTD üyeleri tarafından hazırlanması; sözlü çeviri alanında, biri toplum çevirmenliği diğeri “irtibat çevirmenliği” olmak üzere iki ayrı yeterlilik daha yazılması; MYK ile yapılacak resmi toplantıda tüm bu konuların eşgüdüm grubunun yani tüm paydaşların ortak tutumu olması" şeklinde özetlenebilir. Derneğimiz bünyesinde oluşturulan TKTD-MYK grubumuz, Konferans Tercümanlığı Yeterlilik taslağının hazırlanması için teknik çalışmalar yürütüyor. 

16 Mayıs 2013 tarihinde Yapı Kredi Yayınları Kültür ve Sanat A.Ş. Söyleşileri, 'Konferans Tercümanlığının Dünü, Bugünü ve Yarını' konulu söyleşiye ev sahipliği yaptı. Moderatörlüğünü Ebru Diriker’in yaptığı söyleşide Zeynep Bekdik konferans tercümanlığının geçmişi, Yiğit Bener bugünü, Ebru Diriker de yarını hakkında dinleyicilere bilgi verdi. Çeviribilim mezunlarının, öğrencilerinin ve Konferans Tercümanlığı yüksek lisans programı öğrencilerinin, mezunlarının yanı sıra, bu meslek hakkında daha fazla bilgi almak isteyen katılımcıların sorularıyla zenginleşen son derece doyurucu bir sohbet oldu. 

30 Eylül Pazartesi günü Seher Kumbaroğlu Hacettepe Mütercim Tercümanlar Derneği’nin düzenlediği “Kamuda Çeviri” konulu toplantıda TKTD adına bir sunum yapacak. Bu toplantıyla ilgili notlarımızı bir sonraki bültende sizlerle paylaşacağız. 


TSE aracılığıyla, diller ve terminoloji konusunda çalışmalar yürüten ISO 37 numaralı Teknik Komite çalışmalarına gözlemci üye sıfatıyla katılabilmemiz için gereken hazırlıklara dair görüşmeler sürdürülmektedir.

Üyelerimizden Haberler 

Ezgi Ünlüer Baglieto, 31.05.2013'te Derneğimize üye oldu. 
Can Şimşek'in 21.09.2013'te üye adaylığı başladı.
Daniela Lepori Çelik'in aday adaylığı 20.04.2013'te ikinci kez bir yıllığına uzatıldı. 
Saliha Rodoplu ve Aslı Esen Arslan'ın aday adaylığı 21.09.2013'te başladı.
Nur Yörükoğlu'nun üye adaylığı 23.09.2013'te başladı.

Ali Can Karamahmut ve Demet Orhan’ın aday adaylığı da 23.09.2013'te başladı.

Üyelerimizden Sevgili Yasemen Gül Mindek 15 Haziran Cumartesi, sevgili Sezin Tekin Özsakınç 23 Haziran Pazar günü evlendiler. Kendilerine bir ömür boyu mutluluklar diliyoruz.

  

Mesleki Yeterlilik Süreci

Seher Meltem Kumbaroğlu


Babil Postası'nın ilk sayısında Sevgili Ebru Diriker, MYK sürecinde yaşanan gelişmeleri çok boyutlu şekilde değerlendiren bir yazı kaleme almıştı. Bu sayımızda da geçtiğimiz kış aylarından bu yana TKTD olarak katıldığımız MYK konulu toplantı ve eğitimleri sizlerle paylaşacak, mesleğimiz adına elde edilen kazanımları kısaca değerlendireceğiz. Yazının sonunda 15 Eylül'de düzenlediğimiz Üye Toplantısı'nda yaptığımız MYK sunumunun linki yer alıyor.

Ocak ayında Çevirmenlik Meslek Standardı’nın yayınlanmasının ardından MYK tarafından Ankara’da 13–15 Şubat, İstanbul’da ise 20–22 Şubat tarihlerinde “Yeterlilik Geliştiriciler için Eğitim” düzenlendi. Üçer gün süren teori ağırlıklı bu eğitimden sonra İstanbul ve Ankara'da düzenlenen eğitimlere katılan sektör paydaşları kendi içlerinde gayri resmi toplantılar düzenlemeye karar verdiler.  

1 Mart, 15 Mart ve 19 Nisan 
tarihlerinde İstanbul'da düzenlenen bu toplantılara Derneğimizi temsilen AYK ve YK üyeleri ve YK’nın MYK süreci boyunca TKTD’nin çeşitli platformlarda münhasır temsilcisi olarak yetkilendirdiği Yiğit Bener katıldı. Bu toplantılarda Derneğimiz MYK Eşgüdüm Grubu’nun belirlediği temel strateji ve öncelikler doğrultusunda görüşlerimizi savunduk.
 
Toplantılar sonucunda gelinen noktada paydaşlar aşağıdaki hususlar üzerinde anlaşmaya vardı:
 
• Konferans tercümanlığı için ayrı bir yeterlilik çıkartılması
• Bu yeterliliğin münhasıran TKTD üyeleri tarafından hazırlanması
• MYK ile yapılacak resmi toplantıda tüm bu konuların eşgüdüm grubunun ortak tutumu olması 
 
MYK paydaşların katılımıyla Ankara’da 11 Haziran'da bir toplantı düzenledi. Toplantıda Derneğimizi Yiğit Bener ve Bilge Has Bıyıklı temsil etti. Bu toplantıya daha önce standart hazırlanırken sürece  dahil olmamış sektörden diğer temsilciler de katıldılar. Toplantının amacı, sektör temsilcilerinin toplam kaç adet yeterlilik olması gerektiğine, bunların ne olacağına, bu yeterlilikler üzerinde nasıl çalışılacağına karar vermeleri ve bu sürece dair takvim oluşturulmasıydı.
 
Toplantı sonunda 8 yeterlilik kategorisine yoğunlaşıldı:
 
1- Konferans Çevirmenliği
2- Toplum Çevirmenliği (Polis, mahkeme, afet, sağlık, spor, mülteci)
3- İrtibat Çevirmenliği (2 ve 3’ün birleştirilebileceği konuşuldu)
4 - Çoklu ortam (multimedya) çevirmenliği ya da dublaj-altyazı çevirmenliği 
5- Yerelleştirme 
6- İlim edebiyat eserleri çevirmenleri
7- Özel alan çevirmenliği ya da teknik yazılı çeviri ya da büro çevirmenliği 
8- İşaret dili çevirmenliği
 
Çalışmaların eşzamanlı ve daha verimli sürdürülebilmesi için uzmanlık alanlarına göre küçük alt gruplar oluşturuldu. Bundan sonra gruplar kendi sorumluluklarında olan yeterlilikleri hazırlayıp üst kurula sunacaklar. 
 
Sizlerin de gördüğü gibi, mesleğimiz için son derece önemli ve hassas bir süreç devam ediyor. Meslek ilke ve prensiplerini en iyi şekilde temsil etmek için yoğun çaba harcıyoruz. 

Seher Meltem Kumbaroğlu

MYK Sunumu için lütfen tıklayınız.

 

       İş-Özel Hayat Dengesi - Söylendiği Kadar Basit Değil*

Yelda Doğruoğlu 


Serbest çalışan tercüman zaten tanımı itibariyle halkla ilişkilerden tutun da işin gerektirdiği ön hazırlık ve hesap kitap işleri dahil olmak üzere birden fazla işi aynı anda yapar; üstüne üstlük asıl mesleği olan çevimenliği sürekli değişen koşullar altında yapmaya devam eder. Bütün bunların yanı sıra bir de özel hayatı var elbette... 

Kızım 18 aylık, keşfetmeyi, onu çevreleyen dünyayla ilgili yorumlar yapmayı seviyor; gittiği kreşten zaman zaman eve hastalık taşıdığı da oluyor. Eşim haftaiçi başka bir şehirde çalışıyor. Benim ajandam ise hem bir bakanlıkta yarı zamanlı tercüman olarak hem de serbest piyasada çalıştığım için ağzına kadar dolu. Son derece değerli olan boş vaktimin bir kısmını iş-özel hayat dengesi hakkında yazmak için kullanmanın, küçük bir çocuk annesi olarak kendi durumumu bu yönden değerlendirmem için iyi bir fırsat yaratacağını düşündüm. Ne de olsa, iş ile özel hayat arasında doğru dengeyi bulmak devam edegelen bir süreç, sabit bir formülü yok bunun

Bu terim ilk olarak akla bir kefesinde iş diğer kefesinde de hayat olan bir teraziyi getiriyor. Peki bu uygun bir betimleme mi? Belki daha ziyade çok yönlü bir dengeleme çalışması denilebilir, özellikle de iş hayatı ile özel hayat arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığı Facebook, akıllı telefonlar ve sürekli olarak erişilebilir olma çağında. Ben de kendi kendime sordum: bu durumda ne gibi güçlükler ve çözümlerden söz edilebilir?

Günümüzde çoğu tercüman serbest çalıştığı için, hepimiz birden fazla işi aynı anda yürütüyoruz, bu zaten aşikar. Diğer birçok özelliğimizin yanı sıra, birer pazarlamacıyız, terminoloji ve kalite güvencesi uzmanlarıyız ve doğal olarak zorlu konferansların, kongrelerin ve toplantıların - hem simültane hem de ardıl çalışan – tercümanlarıyız; bunların hepsini yaparken aynı zamanda en yüksek kalite standartlarını yakalamaya çalışıyoruz. Pek çoğumuz için çeviri kariyerden ibaret değil, aynı zamanda bir tutku; bu da bütün bu iş-özel hayat dengesi muammasını daha da zora sokuyor, zira işimizin, kendimize ayırdığımız zamanı iyiden iyiye işgal etmesi riskini arttırıyor.

 
Son Derece Hassas Bir Denge

Bu günlerde, iş-özel hayat dengesinin gerek çalışanların gerekse işverenlerin yararına olduğu, şirketlerin, kurumların performansını 
uzun vadede olumlu etkilediği biliniyor. Hatta Bertelsmann Vakfı bir pilot projenin parçası olarak KOBİ’ler için ‘iş-özel hayat koordinatörleri’ eğitimi düzenledi.
 
Sözlü çeviri, sürekli yüksek düzeyde konsantrasyon gerektiyor (simültane çeviri, beyin için yüksek performans gerektiren bir spor dalına benzer) ve düzenli olarak mola vermeniz önemli. Serbest çalışan profesyoneller olarak, 'iş-özel hayat koordinatörlüğü' görevini bizzat kendimiz yürütmeliyiz. Bu da kaç saatimizi işe ayırmamız, kaç saatimizi boş zaman ve hayatımızın diğer alanlarına ayırmamız gerektiğine dair kararı bizim vereceğimiz anlamına gelir.

En azından teorik olarak, koşullar buna elverişli. Neticede serbest çalışan tercümanlar epey özgürce hareket edebilme imkanına sahip. Herhangi bir sabit yapıya bağlı değiller, işe hazırlanırken harcadıkları zamanı en azından kısmen evden çalışarak kullanabilir, kendi ihtiyaçları ve isteklerine göre ne kadar çalışmak istediklerine karar verebilirler. Ancak uygulamada bunu yapmak her zaman kolay olmuyor, çünkü ajandamızın dolu olması hepimizi çok sevindirse de gelen iş hacmini belirlememiz pek de mümkün olmuyor aslında. 
 
Farklı işlere ne kadar vakit ayırdığınızı takip etmek için zaman takibi yazılımı kullanmak faydalı olabilir. Kabinde geçirilen saatler zaten belli; peki ya toplantının konusu hakkında bir şeyler okurken veya yıllık mali raporlar, tatlı su akvaryumları gibi özel konularda terminoloji araştırırken harcanan saatler? Zaman takibi yazılımı, bir işle ilgili gerçekte ne kadar zaman harcandığı ve belli başlı projelerin ne kadar verimli yürütüldüğüne dair güvenilir veriler sunar. Aynı zamanda hangi işlerin sizin temel uzmanlık alanınızın dışında kaldığını, örneğin muhasebeci gibi farklı kişilere yaptırılabileceğini veya yaptırılması gerektiğini gösterir. Çeşitli işlere harcadığınız zamanı takip etmenin bir faydası da, mevcut zamanınızı daha etkili kullanmanıza yardımcı olması ve gerçekte ne kadar iş ürettiğinizin farkına varmanızı sağlaması. Bu da, özellikle yoğun geçen bir hafta sonrasında, kendinize bilinçli olarak bir gün izin verebileceğiniz anlamına gelebilir. 
 
Bu arada, değerli boş vaktinizi nasıl geçirdiğinize bakmak da faydalı olabilir. Kendinize sorular sorun ve dürüstçe cevap verin: Bana gerçekten ne iyi geliyor? Hangi aktiviteler bana günlük işlerimi yapma gücü veriyor? Bunlardan hangileri iyi bir denge sağlıyor? Boş zamanlarımda yaptığım aktivitelerde bile iş etiğini elden bırakmamak adına kendimi gereksiz yere “boş zaman stresine” maruz bırakıyor olabilir miyim?
 
Boş zamanınızı nasıl değerlendirmek istediğinize karar verdikten sonra, işin püf noktası bunun için imkan yaratmaktır. Kişisel aktivitelerinizi iş takviminize dahil etmek ve onları mesleki taahhütleriniz kadar ciddiye almak işe yarayabilir. Bu aktivitelerin faydalı olması için bütün gününüzü ayıracağınız geziler olması gerekmez. Bir kafede kısa bir süre mola verdikten sonra kendimi ne kadar rahatlamış hissettiğime çoğu zaman şaşırmışımdır; sadece orada oturup pencereden dışarı bakmak veya gazete okumak mucizeler yaratabilir. Net sınırlar çizmek de önemli. Buna akşamları akıllı telefonunuzu  kapalı tutmak ve hatta zaman zaman “online sanal kapıyı” kapatmak dahil. 
 
Uzun vadeli planlama da son derece önemli. Yıllık tatilime kaç hafta ayırmak istiyorum? Çok fazla konferans olmayan aylara göre, tatili hangi aylarda yapmak en mantıklısı olur? Hiçbir şey düşünmeden tatilinizin keyfini çıkarabilmek için bir meslektaşınızla anlaşarak iş paslaşma iyi bir yöntem olabilir.
 
Ben iş ve özel hayatım arasında iyi bir denge yakaladığımda bu hem kişisel olarak kendimi iyi hissetmeme katkıda bulunuyor hem de yaptığım işin kalitesini arttırıyor. En nihayetinde, bu herkesin yararına oluyor – özellikle de beni, en çok, keyfim yerinde olduğu zaman seven ailemin. 

Türkçeleştiren 
TKTD Üyesi
Yelda Doğruoğlu


*Orijinal metin Anne-Kristin KRÄMER imzasıyla "Work-Life Balance: not as simple as it sounds" başlığı ile AIIC websitesinde yayınlanmıştır. Metnin Türkçeye tercüme edilerek e-bültenimizde yayınlanmasına izin veren yazara ve AIIC'e çok teşekkür ederiz.
 

Nasıl Bir Şey Bu 'luk Projesi ?

Bahar Çotur
 
Yönetim Kurulu’na daha aday olurken aklımızdaki projelerin başında geliyordu mentorluk projesi. Hepimiz okulda öğrendiklerimizin kaç katını mesleğimizi icra etmeye başladığımız ilk yıllarda kabinde beraber çalıştığımız daha deneyimli meslektaşlarımızdan öğrendik (hâlâ da birbirimizden öğrenmeye devam ediyoruz, hoş) ve bu öğrendiklerimiz de sadece terminolojiyle sınırlı değildi. Bunları iş etiği, çalışma koşulları, profesyonel tutum, mali yükümlülükler, meslektaşlarla ilişkiler ya da kabin âdâbı gibi isimlerle bilmezdik, ama her işten bir dolu yeni bilgiyle donanmış olarak kâh şaşkın, kâh mahcup (şanslıysak gururlu) ayrılırdık. Hepimizin iş yapışında, çevirisinde, ses tonunda, vurgusunda olsun, işverenle konuşmasında, seçtiği kelimelerde olsun, kendisine emeği geçen tercümanların izleri vardır. Dikkatle bakan/dinleyen ve o tercümanları tanıyanlar hemen görür/duyar. Kim kimin rahle-i tedrisinden geçmiş anlarsınız.

Aslında tabii ki mutluluk verici bir gelişme sayımızın artması; sayımız artarken farklı farklı kaynaklardan üyeler ve aday adayları aramıza katılmaya başladı. Ama ezberimiz bozuldu. Önceden daha deneyimli meslektaşlarımızla ilişkimiz hoca-öğrenci ilişkisi olarak başlar, sonra doğal bir şekilde usta-çırak ilişkisine dönerdi. Şimdiyse üç nesli kucaklama gibi üyelerimizi mesleki ve insani anlamda çok zenginleştirecek bir özelliğimiz varken, ne yazık ki nesiller arası bağlantının ya hiç olmadığını ya da çok zayıfladığını gözlemliyoruz. Bağlantıların bu kadar zayıfladığı bir ortamda yeni meslektaşlarımızın akıllarındaki sorulara yanlış yerlerde cevap araması, piyasada yaygın olduğunu gördükleri uygulamaları doğru kabul etmesi şaşırtıcı değildir.

Biz de Yönetim Kurulu olarak, mesleğimizin ana ilkelerinden biri kabul ettiğimiz usta-çırak ilişkisini tabanı epey yayılmış olan derneğimizde yeniden canlandırmak ve daha az deneyimli meslektaşlarımızın dernek dışında gördükleri yanlış uygulamaları düzeltmelerine yardımcı olabilmek için bu projeyi bir an önce başlatmaya karar verdik. Bunun aramızdaki bağları artıracağına, olanları da güçlendireceğine inanıyoruz.

Mart’ta yaptığımız Yönetim Kurulu toplantısında arkadaşlarım pilot proje için bana görev verdi. Ben de pilot mentor olarak hemen son zamanlarda aday adayı olmasına rağmen dernek çalışmalarına aktif olarak katıldığı için mentee olarak Ufuk Yılmaz’ı gözüme kestirdim. Kendisine bu projede beraber çalışmayı teklif ettiğimde hemen kabul etti, sağ olsun (daha başına gelecekleri bilmiyordu; gençti, hevesliydi. Hâlâ genç, ama hevesi kaçtı sanki). Nisan’da, beklentilerini ve ihtiyaçlarını anlamak için ona birtakım sorular gönderdim (örneklerini sunumda görebilirsiniz). Cevaplarına göre beraber birkaç gruptan oluşan bir mentee sınıflandırması hazırladık; bu ayrı ayrı grupların ihtiyaçları nedir, nasıl bir mentor onlara yardımcı olabilir, ne yolla ve ne sıklıkla görüşseler faydalı olur, hedefler ve hedeflere ulaşıldığına dair başarı kriterleri nedir ve proje her bir grupta hangi aşamada sonlandırılabilir, bu konuları ayrıntılarıyla yazıya döktük. Sonra Ufuk’un bizce ‘yeni mezun’ olan kategorisine (üç yıldan az deneyim; aday adayı) odaklanarak bir proje planı örneği hazırladık. Amaçlarımızı, bu amaçlara ulaşmak için neyi ne kadar süreyle ve ne sıklıkla yapmamız gerektiğini belirledik. Şu ana kadar Ufuk’un ses kaydından ve canlı olarak (iki kez, bir kez gözlemci olarak, bir kez kabin arkadaşı olarak) çevirisiyle ilgili geribildirim paylaştık. Ardıl çeviri için tuttuğu notları elektronik ortamda bana iletti, onlarla ilgili yorum yaptım.  Kişisel gelişim planını (önümüzdeki üç yıl ve sonrası şeklinde) hazırladı, üzerinde konuşup mutabık kaldık. Şu anda kişisel gelişim planındaki kısa vadeli hedefleri nasıl gerçekleştirdiğini gözlemliyoruz. Bütün bu süreç boyunca da hem bu proje tasarımı, plan örneği, kişisel gelişim planı gibi belgeleri paylaştığımız, hem de onun aklına takılan spesifik soruları bana yazabildiği internet ortamında bir platform kullandık (Google Drive). Burada Ufuk’un yarattığı belgeyi (bir anlamda bir seyir defteri) sadece ikimiz görebiliyoruz ve ikimizden biri oraya bir şey yazdığında, bir değişiklik yaptığında, diğerine otomatik bir e-posta gidiyor (işte bunun kullanılması sırasında benim kendi başıma açtığım belalar yüzünden Ufuk birkaç kez pişman olmuştur, ama oraya yazmadı). Bir aşamadan sonra, artık daha fazla dernek üyesiyle düzenli olarak çalışmaya başladığında, aklına takılan soruları doğrudan yanındaki meslektaşına sorabilecek ya da sormasına bile gerek kalmadan zaten doğru uygulamayı canlı olarak gözlemleme şansı olacak.  Bu seyir defteri belgesi, Ufuk istediği sürece, yaşamaya devam edecek. Bu pilot projenin başarısında Ufuk’un açıklığı, dürüstlüğü ve disiplininin payı büyüktür. Teşekkür ederim, Ufuk.


Önümüzdeki yoğun sezondan sonra Ufuk’la bir araya gelip pilot projemizden neler öğrendiğimizi, projenin faydalarını, projeyle ilgilenenlere ne önerebileceğimizi konuşacağız ve umuyoruz ki bir sonraki e-bültende hem bunları sizlerle paylaşacağız, hem de, daha da önemlisi, nasıl bu projenin bir parçası olabileceğinizi anlatacağız. Hepiniz mentor ya da mentee olabilirsiniz. Hatta hem mentor hem mentee olabilirsiniz! Derneğe yeni katılmış biri olarak çalışma koşulları konusunda mentor desteği alırken, bir aday adayı mentee’nize imza toplama sürecinde siz mentorluk edebilirsiniz. Örnekler çok; daha fazlası bir sonraki sayıda! Tek sorun, projemizin ismine karar veremedik. Tazeliği, enerjiyi hatırlattığı ve akılda kolay kaldığı için bir seçeneğimiz “Mentos” (ben bunu ilk yazdığımda Ufuk tapaj hatası yaptım sanmış, ama kibarlığından bir şey dememiş...). Diğeri de “Mentorimenti” (İspanyolca bildiğim üç-dört kelimeden biri “y”, “mentor y mentee”den). Linkteki oylamaya katılırsanız, “Projenin adını ben seçtim,” deme şansınız olur! Şimdiden teşekkürler.

TKTD Başkan Yardımcısı
Bahar Çotur


Mentorluk Projesi Sunumu için lütfen tıklayınız
Oylama linki için lütfen tıklayınız.


 

 



Avrupa'nın Başkenti: Brüksel! 

Bundan sonra Babil Postası'nın her sayısında konferans tercümanlarının seyahat ettikleri şehirlerle ilgili görüş ve önerilerini okuyabileceğiniz 'Seyahat Güncesi' isimli bir bölüm yer alacak. Yukarıda da belirttiğimiz gibi e-bültenimizin bu yeni köşesinin ilk konuğu hemen her tercümanın zaman zaman yolunun düştüğü Brüksel!




Seyahat Güncesi'ne katkıda bulunmayı kabul eden TKTD üyelerinden Verda Kıvrak, Hande Çağlayansu ve aday adayımız Aksel Vannus'a dört ortak soru yönelttik. Kendilerine kapsamlı yanıtlarından ötürü çok teşekkür ederiz! 


1- Nerede Kalınabilir? 
2- Nasıl Gidilir? (Otelin yeri, tren, metro baglantısı) 
3- Nerede\Ne Yenir? 
4- Başka bir öneriniz var mı? 


Verda Kıvrak:
1- Thon Hotel Europa veya B-Loft favorilerim, çünkü European Quarter'dalar.
2- Havaalanından direkt Schuman'a giden otobüs var. Duraktan sonra her iki otel de 5 dakika yürüyüş mesafesinde.
3- Esprit du Sel- Jourdan meydanı pek güzel, St. Catherine'de balık restoranları ve Avenue Louise tarafındaki Crémerie de la Vache café olarak mükemmel  ama akşam 19:00'da kapatıyor maalesef.
4- Thon Hotels zinciri çok iyi hizmet sunuyor. Gideceklere önerim Komisyon veya Parlamento'dan hangisiyle çalışacaklarsa o kurumun bağlı olduğu acentadan rezervasyon yaptırsınlar. Çok iyi fiyat alıyorlar.


Hande Çağlayansu: 
1- Aloft Schuman, bütün AB kurumlarına yürüme mesafesinde, odalarda ücretsiz wi-fi, lobide bir snack bar var, yeni bir otel, odalar geniş. Bir de Citadines St Catherine, Grand Place'a yakın, odaları yeni renove edildi, odalarda wi-fi ücretsiz, balık restoranlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölge, AB kurumlarına metroyla 5 durak mesafede.
 2- Aloft Schuman için havaalanından 21 ya da 12 no'lu otobüslere binilebilir. Schuman durağında inildiği takdirde yürüyerek 5 dakika mesafede. 
    Citadines St Chatherine için ise havaalanından trenle Gare Centrale'e gelip oradan metro aktarması yapmak gerek. Metroyla 1. ve 5. hatlarla Erasmus ya da Weststation yönü seçilecek. Gare Centrale'den iki durak sonra Sainte-Catherine'de inilecek. Otel metrodan çıkar çıkmaz karşınızda.
 3- Aloft Schuman yakınında bulunan Place Jourdan'da Belçika spesiyaliteleri yapan restoranlardan Hint lokantalarına, Yunan ve Tunus yemekleri servis eden yerlere kadar geniş bir yelpazeye yayılan seçenekler var.
    Citadines St Catherine'in bulunduğu caddenin üzerinde neredeyse ona yakın restoran var, çoğu balık ve deniz mahsülleri üzerine. Aralık'ta otelin önünde Christmas Market kurulunca oradaki standlarda yerel yemekler satılıyor. Sıcak şarap, hatta hatta sıcak kriek eşliğinde açık havada dolaşmak çok daha kolay. Tabii Brüksel deyince akla midye ve patates kızartması geliyor.

4- AB kurumlarında çalışmak için gidecek olanlar, işin konfirme olmasını beklemeden, opsiyon gelir gelmez otellerini rezerve etsinler çünkü bazı haftalarda Brüksel çok yoğun olabiliyor.

Aksel Vannus: 
1\2- Oteller ve Ulaşım: 
Thon Hotel EU (Rue de la Loi 75, 1040) – Tren: 20 dakikada bir Zaventem havaalanı-Schuman arasında direkt seferler. Schuman’dan yürüme mesafesi.
Otobüs : 12 veya 21 no'lu otobüsle Schuman.
Otelden işe: AB kurum binalarının çoğuna yürüme mesafesi.

B Aparthotel (Square Ambiorix 28, 1000) – Tren: 20 dakikada bir Zaventem havaalanı-Schuman arasında direkt seferler. Schuman’dan yürüme mesafesi.
Otobüs: 12 veya 21 no'lu otobüsle Schuman.

Otelden işe: Berlaymont ve Charlemagne binalarının hemen arkasında. 
Aloft Brussels Schuman (Place Jean Rey,1040) –Tren: 20 dakikada bir Zaventem havaalanı-Schuman arasında direkt seferler. Schuman’dan yürüme mesafesi.
Otobüs: 12 veya 21 no'lu otobüsle Schuman.
Otelden işe: Otel birçok Komisyon toplantısının düzenlendiği Borschette binasına 5 dakika yürüme mesafesinde.
NH Hotel Sablon (Rue Bodenbroek 2,1000) – Tren: Zaventem havaalanı-Gare Centrale arasında sık sık direkt seferler. Gardan otele 800 m’lik bir mesafe var. İster yürünebilir, ister taksiye binilebilir.
Otelden işe: Otelden Schuman’a gitmek için Parc durağından metroya binip 3 durak sonra Schuman’da inebilirsiniz. 
Avrupa Parlamentosu’nun bulunduğu European Quarter denen Place du Luxembourg’a ise -hava güzelse- yürünebilir (20-25 dakika) veya Rue de la Régence’taki duraktan 27 veya 95 no'lu otobüsle gidilebilir.

3- Restoranlar:
Öğle yemeği (AB kurumlarına yakın yerler):
La Madonna, Place Jourdan 18 – Borschette’e çok yakın. İtalyan. Pizzaları güzel.
Mamma Roma, Place Jourdan 37 – Borschette’e çok yakın. Bistro tarzında İtalyan. 8-10 çeşit pizzadan istediğiniz kadarını istediğiniz boyda kestirip « ortaya karışık » yaptırıyorsunuz :)
Mediterraneo, Rue de Trèves 40 1050 – Avrupa Parlamentosu’nun hemen karşısında. İtalyan
Il Gallo Nero, Rue Franklin 7, 1000 – Schuman’a yürüme mesafesi. Pizzaları güzel.
Öneri: Sabah Parlamento öncesi kahvaltıya vakit varsa Place Luxembourg’un köşesindeki
Tout Bon’da kahvaltı mönüsü güzel.  
Akşam yemeği:
St Géry – Merkezde Tayland restoranlarının olduğu bir yer. Fanny Thai güzel. (36 Rue Jules Van Praet, 1000)
St Boniface meydanı - Çoğu restoran güzeldir. Le Belgo Belge güzel bir Belçika restoranı. Servis biraz ağırdır ama yemekleri güzel.
St Catherine meydanı – Ellis Burger, hamburgeri güzel (Place St Catherine, 4 1000); Amadeo, All-you-can-eat ribs (Rue St Catherine 28,1000)
Grand Place – Chez Léon, midyeci (Rue des Bouchers 18); Scheltema, Fransız/Belçika mutfağı (Rue des Dominicains 7,1000)

4- Başka öneriler:
Toplu taşıma görevlileri son dakika grev kararı alabildiğinden gelmeden önce www.stib.be (otobüs/metro) ve http://www.belgianrail.be/fr/Home.aspx (tren) adreslerinden duyurular takip edilebilir. Havaalanından taksiye binilecekse Autolux’ü tercih edin. Gidiş-dönüş tarifeleri var; ekonomik oluyor.

 



 

    


 






Gezi Eylemleri Sürecinde İki Gönüllü Çeviri Hareketi: 
Gezi İçin Çevir ve Translate for Justice
Translate for Justice
 
Haziran ayında Gezi Parkı’nın yerine AVM yapılması planlarıyla başlayan gösteriler, anaakım medyada eksik ve yanlı bir biçimde işlendi. Hem bu eksikliği kısmen de olsa giderebilmek hem de anaakım medyanın tutumuna tepki göstermek için profesyonel ve amatör birçok çevirmen, alternatif yayın kuruluşlarıyla sivil toplum örgütleri bünyesinde ya da bağımsız bir biçimde İnternet üzerinden çeviri hareketleri başlattılar. Bu yazıda bu girişimlerin ilk örneklerinden biri olan Gezi İçin Çevir’e değinip arkasından Translate for Justice hareketimizi tanıtacağız.
 
Gezi gösterileri döneminde gönüllülük esasına dayalı çeviri oluşumları arasında en görünür olanlardan biri, Türkiye Çeviri Öğrencileri Birliği’nin (TÜÇEB) etkin katılımıyla başlayıp kısa sürede bağımsızlığını kazanan Gezi İçin Çevir’di. Gezi İçin Çevir, çok sayıda genç çevirmenin desteğiyle yerli ve yabancı okurlar için 13 dilde yazılı ve görsel yayın yaptı. Hatta girişim yurt dışında televizyon ve radyo programlarına konuk oldu; gazete ve dergi haberlerinde yer buldu. Yurt içinde ise sosyal medya üzerinden duyuruldu. Bağımsız bir çeviri hareketi olarak etkinliğini sürdürmekte olan Gezi İçin Çevir üyeleri 7 Haziran 2013 tarihinde Çeviri Derneği, ÇEVBİR, TÜÇEB ve Editörler Platformu ile birlikte Galatasaray’dan Gezi Parkı’na yapılan yürüyüşe katıldı. Çevirmen ve editörlerin yürüyüşünde ifade ve yayın özgürlüğü sorunları vurgulandı. Gezi İçin Çevir birçok okura ulaşmasına rağmen sosyal medya üzerindeki yoğun baskı ve çok sayıda gözaltı üzerine sitenin kapatılmasına karar verildi. 
 
Gezi İçin Çevir’den sonra ise yine İnternet ortamında etkinlik gösteren Translate for Justice, yani “Adalet için Çevir” ortaya çıktı. Hem zaman hem de bağlam açısından Gezi eylemlerinin içinde doğmuş olan bu çeviri hareketinin üyeleri olarak gösterilerin gündeme taşıdığı olaylar üzerinde elbette durduk. Ancak Translate for Justice ekibi, Gezi olaylarıyla sınırlı kalmaksızın insan hakları ve adalet ilkelerinin ihlâlini içeren her türlü durum ve eyleme dikkat çekmek üzere yola çıktı. Başta düşünce, ifade ve araştırma özgürlüğünün kısıtlanması, eleştirel düşüncenin suç unsuru haline getirilmesi, otoriter rejimlerde siyasi muhalefetin baskı altına alınması, zorunlu göç ve sığınmacıların karşılaştıkları zorluklar,  insan ve hayvan hakları ihlâlleri olmak üzere birçok başlık altında farklı metin türlerinde çeviri yapıyoruz: anaakım medya ve alternatif kaynaklardan haber metinlerinin yanı sıra toplumsal çözümleme içeren düşünce metinleri, çeşitli meslek kuruluşlarının hazırladığı raporlarla basın açıklamaları, ayrıca poster ve video gibi görsel yönü olan metinler. Şu ana dek 15 dilde 300’e yakın metin ve video çevirisi yayımladık. Hareketimiz, Alman basınının göstediği ilgi doğrultusunda çeşitli TV ve radyo programlarında, gazete ve dergi haberlerinde ele alındı. 
 
Translate for Justice’in ayırt edici özellikleri; tamamen bağımsız bir yapı içinde dünyanın dört bir yanından çevirmenleri birleştiriyor oluşu ve çeviri ürünlerinin niteliği konusunda gösterdiği özen. Uzman ya da amatör çevirmenlerin çalışmaları sonucu ortaya çıkan çeviri ürünlerini hedef dile hâkim uzman editörlerin son okumasıyla sitemize ekliyoruz. Yaşadığımız zorluklar ise farklı deneyim düzeylerinden çevirmenler arasında herkesin güçlü olduğu yönleri kullanmasını sağlayacak bir çalışma düzeni kurmak, proje yönetiminde eşgüdümü sağlamak ve metinlerin dilsel özellikleri açısından belirli bir derecede uyumu yakalamak. 15 dilde metin yayımladığımız ve çekirdek kadro haricinde birbirimizle yüz yüze görüşme fırsatımız olmadığı için alınan kararların tüm metinlerde uygulanması çok iyi iletişim becerileri gerektiriyor. Ayrıca İnternet üzerinden varlığımızı sürdürmek teknoloji araçlarını ustaca kullanmak gerekliliğini beraberinde getiriyor ve herhangi bir maddi kaynağımız olmadığı için bu konuda profesyonel destek alamıyoruz.
 
Türkiye toplumu için belki de tarihi bir dönemeç sayılacak bir dönemde bilgi akışı sağlaması dışında Translate for Justice’in çevirmenlik mesleğine yönelik algı açısından da önemli bir işlevi yerine getirdiğini düşünüyoruz. Özellikle serbest çevirmenlerin mesleki hayatlarında yaşadıkları yalnızlık, tamamen gönüllülük esasına ve dayanışmaya dayalı bu girişimde bir derece de olsa kırıldı. İçinde yaşadığımız toplumda saygı ve anlayış gibi değerlerin pekişmesi için gösterdiğimiz duyarlılık, bu çeviri hareketini bir dayanışma ve mücadele biçimi olarak sürdürme arzumuzla tamamen örtüşüyor. Ayrıca Translate for Justice ekibinin anonim kalmasını tercih etsek de, gerek İnternet sitemizde, gerekse sosyal medyadaki etkinliklerimizde toplumsal ve kültürel boyutlarıyla vazgeçilmez bir iletişim rolü üstlenen çevirmeni ön plana çıkarmayı hedefliyoruz. Basın-yayın sektöründe ve Çeviribilim alanındaki araştırmalarda daha çok birey düzeyinde tartışılan çevirmenin görünürlüğünün bu duruşumuzla farklı bir biçimde ifade edildiği söylenebilir. Çeviri piyasasında; metnin zorluk derecesi, çevirmene tanınan mühlet, iş karşılığında ödenecek ücret ve çeviri işinin getireceği saygınlık değişkenlerine göre işleyen ekonomi ise kuşkusuz burada geçersiz kaldı. Bu hareket sayesinde özellikle bize katılan genç çevirmenlerin ve çevirmen adaylarının mesleğe yeni bir bakış açısıyla bakabilmesini umuyoruz.
 
Meslek hayatımızı daha anlamlı kıldığını düşündüğümüz bu projenin uzun soluklu olmasını hedefliyoruz; bunun için de uzman çevirmenlerin desteğine her zaman ihtiyacımız var. Çevirmen dayanışmasına inanan meslektaşlarımızı bizimle iletişime geçmeye davet ediyoruz. 
 
Translate for Justice
 
Facebook: Adalet İcin
Twitter: TranslateJustic

 


Nur Deriş
 
Mayıs sonu başlayan Haziran boyunca süren olağanüstü günlerin hareketliliği içersinde bir gün Açık Radyo’nun yeni mekanındayız. Gezi Parkından gelen sesleri izlemeye çalışırken bu seslerin sadece Türkçe duyulması ne kadar yazık diye konuşuyoruz. Uluslararası ve hele yerli medyanın bu sesleri duyurmada ne kadar yetersiz kaldığından, bu eksiği gidermek için değişik dillere yazılı çeviri yapan pekçok gönüllü olduğundan ama gelişmelerin hızına ayak uydurmanın da zorluğundan söz ediyoruz. Derken başka bir fikir gelişiyor ve az sonra TKTD email grubuna şu satırları yazıyorum : 
 
“Sevgili meslektaşlar,
 
Zaman o kadar hızlı akıyor ki herkes yetişmekte güçlük çekiyor. Ama Gezi Park'ın sesini sadece ya oraya bizzat gidenler ya da sosyal medyadan, bağımsız haber kanallarından izleyenler duyuyor. Oysa bu sesin herkesce, her yerde duyulması çok önemli. Açık Radyo Gezi Parkı direnişini başından itibaren izliyor, aktarıyor ve yayınının önemli bir kısmını canlı yapıyor. Web sitelerindeki podcastlere girdiğinizde daha şimdiden ne kadar değerli bir arşiv oluştuğunu görebilirsiniz. 
 
Açık Radyo şimdi Gezi Parkının sesini sadece Türkçe değil başka dillerde de dünyaya duyurmak istiyor. Bunun için bir proje de geliştiriyorlar. Podcast'te yer alan yayınları stüdyo ortamında simültane olarak tercüme etmek ve bunu hem podcast olarak kendi web sitelerinde yayınlamak hem de uluslararası planda yayınlanmasını sağlamak istiyorlar. Bunun için de profesyonel desteğe ihtiyaçları var tahmin edeceğiniz gibi. Bunu benimle paylaştıklarında bu projeyle ilgilenebilecek meslektaşların olabileceğini söyledim. Burada yapılacak iş podcast yayınını stüdyo ortamında dinleyerek simültane olarak tercüme etmek…”
 
ve bu işe gönüllü olarak katılmak isteyecekler için bir çağrı yolluyorum. Daha beş dakika geçmeden cevaplar yağmaya başlıyor ve iki gün sonra 25 gönüllü profesyonel konferans tercümanından oluşan bir ekip kuruyoruz. Açık Radyo çalışanları da heyecanla işe sarılıyorlar. Bir blog oluşturma kararı veriliyor ve işin adı da konuluyor: Gezi Park Tribune. Kısa bir çalışma sonunda blog da hazır oluyor : geziparktribune.tumblr.com
 
Açık Radyo’nun kayıt stüdyosu yoğun çalıştığından, başka olanaklar araştırılıyor. Birkaç profesyonel ses stüdyosu gönüllü olarak bu iş için bizlere belli zaman dilimlerini ayırıyorlar. Tercüme kayıtları dört koldan ilerlemeye başlıyor.Gezi Parkı direnişinin ilk günü olan 28 Mayıs’tan itibaren birebir tanıklıkları ve yorumları artık İngilizce dinlemek de mümkün. Olayları bizzat yaşayan gazetecilerle, Taksim Dayanışması temsilcileriyle görüşmelerin yanısıra hukukçular, tıp çalışanları, şehircilik uzmanları, ekolojistlerin değerlendirmeleri de yer alıyor bu kayıtlarda. Gezi Parkı olaylarındaki insan hakları ihlalleri konusunda Avrupa Konseyi'ne başvuruda bulunan Türkiye Barolar Birliği’nin Başkanı Metin Feyzioğlu ile bir görüşmeyi de,  tıp kuruluşları ve uzmanların biber gazının etkilerini açıklamak üzere düzenledikleri basın toplantısını da, Hemşin’den gelerek Gezi Parkında bir bostan oluşturulmasına önayak olan Timur Danış’ı da bu kayıtlardan dinleyebilirsiniz.
 
Gezi Park Tribune’un yabancı konukları da var. 15 Haziran’da Gezi Parkı'na yapılan saldırıyı bizzat yaşayan Alman Yeşiller Partisi'nden Claudia Roth’un sıcağı sıcağına anlattıkları, International Society for Ecology and Nature kuruluşunun öncülerinden, film yapımcısı ve yönetmen Helena Norberg-Hodge ile Ömer Madra’nın Açık Radyo’da yaptığı görüşme, Tarık Ali’nin Hürriyet’te yayınlanan röportajı bunlardan bazıları. Ayrıca Gezi Parkı direnişiyle ilgili yayın yapan American National Radio’nun Mark Steiner Show programını ve The Flaming Sword of Justice programında Ben Winkler’ı da dinlemek mümkün. Gezi Parkı direnişinin zaman ve mekanla sınırlı kalmadığını biliyoruz. Yaz başında İstanbul’un bir parkında başlayan hareket park boşaltıldıktan sonra şehrin değişik parklarında forumlar şeklinde sürüyor. Yaşadıkları yerin sorunlarını tartışan ve ona sahip çıkan insanların seslerini Açık Radyo yayınına taşıyor. Bu sesleri de Gezi Park Tribune’da İngilizce olarak dinlemek mümkün. Sonbaharda yeniden hareketlenen ortamda Açık Radyo gene yayınlarında olaylara geniş yer vermeye devam ediyor. Gezi Park Tribune da gönüllü tercümanları sayesinde bu sesleri şimdilik İngilizce olarak, ileride belki başka dillerde de duyurmaya devam edecek.
 
Gezi Park Tribune’a kulak verin !
 
Nur Deriş
TKTD Üyesi


YENİ BİR DİL*
 
Yiğit Bener
 
 
Son günlerde yaşananlar, bana Garcia Marquez’in, Türkçe’ye “Kırmızı Pazartesi” adıyla çevrilen  “Crónica de una muerte anunciada” adlı kitabını anımsattı, daha doğrusu kitabın adının kelimesi kelimesine çevirisini: “Önceden ilan edilen bir cinayetin güncesi”…

Başka bir deyişle: Şaşırmadım.

“Devletin gücünün” bu ülke insanlarının gözüne sokulacağı günlerdir ilan edilmekteydi. Sokuldu da, hem de doğduğumdan beri bilmem kaçıncı kez… 
 
Taksim Meydanı, bir kez daha devlet güçleri tarafından “fethedildi”. Fethedilen meydanda “stres atmak için” top oynayanlar, bu kez asker değil, polis üniforması taşıyorlardı. 33 yıl arayla, tuhaf bir “déja vu”…

Böyle bir sabaha uyanıp, hele edebiyatçı kimliğiyle yazı masasının başına geçmek kolay değil. Taksim’den sonra da şiir yazmak barbarlık sayılabilir mi? Tekerli sandalyedeki bir insana bile zırhlı araçtan su sıkan zihniyete olan tepkiyi, devletin bildiği ve anladığı biricik dil olan öfke ve nefret dili dışında ifade etmek mümkün mü? Kötümserin, “bundan daha kötüsü olamaz” dediği; iyimserin ise ona “olur olur, bal gibi olur” diye yanıt verdiği bir noktada, yani sözün bittiği yerde miyiz?
 
Söz bir yolunu bulur diyesim geliyor oysa. Buluyor da. Sabah okuduğum, Gezi direnişçilerinden birinin “tweet”i, böyle bir günde ne yazılabilir ki sorumun cevabını veriyor bana:  “Tekerli sandalyeli birinin o gün Taksim’de ne işi var demişler, oysa adam sadece yürüme engelli değil ki!"

Gezi Parkı direnişinin, o direnişin içinde yer alan gençlerin hepimize verdiği en büyük ders, işte bu sözlerde saklı: Başka bir dil mümkün, hem de çok daha etkili bir dil! Devletin şiddet tuzağına düşmemek, nefret dili çağrısına uymamak, ona direnirken ona benzememek, dönüşmemek mümkün. 
 
Her toplumsal kültür kendi dilini yaratır. Gezi direnişi de yepyeni bir dil yarattı. Kendi kültürünün ifadesi olan bir dil: mizah dili, sevgi dili, dayanışma dili, paylaşma dili, dertleşme dili, akıl dili, cesaret dili, boyun eğmeme dili.

Oysa ülkemizde egemen olan dil, yani devletin kullanageldiği ve toplumun her kesimine, muhaliflere bile dayattığı, benimsettiği dil, şimdiye kadar hep nefret ve 
öfke dili oldu: iktidar dili.

Yani tartışmayan, itiraz kabul etmeyen, hak vermeyen, hatasını kabullenmeyen, kendini ve kendi doğrularını asla sorgulamayan, dürüst davranmayan, sohbet etmeyen, şakalaşamayan asık suratlı bir dil…

Daima ötekileştiren, dışlayan, aşağılayan, kuşkulanan,  açığınızı kollayan, tahrik eden, hırpalayan, hesap soran, azarlayan, bağırıp çağıran, suçlayan, had bildiren, hafife alan, hor gören, dudak büken, iftira atan, dayatan, sonunda da mutlaka hakaret eden eril bir dil.
 
Tüm iktidarların dili; ama aynı zamanda, iktidar kavramını değil, sadece o an iktidardakileri sorgulayan iktidar adaylarının ortak hamaset dili.

Gezi parkı direnişi işte bu nedenle bu topraklarda 
daha önce yaşanan toplumsal hareketlerden hiçbirine benzemiyor. Çünkü bu direnişi yaratan ve ülkenin tüm renklerini içinde barındırabilen gençler, kendilerini bu siyah-beyaz “iktidar diliyle” ifade etmeyi reddediyorlar. İktidar olmayı değil, tüm iktidarlardan arınmayı hedefliyorlar; iktidarı devirmeyi değil, iktidarsızlaştırmayı hedefliyorlar. Kimsenin kimseyi ötekileştirmediği, kimsenin dışlanmadığı, kimsenin başkaları üzerine iktidar kuramayacağı bir ülkede yaşamak istiyorlar.
İhtiyarlar eski ezberlerini tekrarlayıp eski kavgalarını sürdürürken, bu gençler yeni bir dille yepyeni bir Türkiye kuruyorlar.
 
Daha henüz sürecin başındayız elbet. Gezi Parkı direnişi şimdilik sadece bir milat. Kaba kuvvete dayalı iktidar dili, meydanları zor kullanarak fethedebilir, ama artık gönülleri fethedemez. İktidar dili bir süre daha devlet aygıtının o malum gücü sayesinde egemenliğini sürdürebilir, ama daha uzun vadede, hiçbir iktidar bu yeni dille baş edemez.

Gençliğin yarattığı yeni dil, kuşkusuz daha çok gelişecek, dallanıp budaklanacak, kısa mesajların enikonu ötesine geçecek. Zamanla ve dalga dalga toplumun tüm katmanlarına yayılacak. Bu yeni dili öğrenemeyenler, 
artık yarının Türkiye’sinde halka hitap dahi edemez hale gelecekler. Çünkü yeni Türkiye, ihtiyarların takıntıları değil, gençlerin neşesi, umudu, insancıllığı temelinde yükselecektir. 
 
Sonunda, gençlerin kurmaya başladıkları bu yeni Türkiye’de, kimse kendini dışlanmış hissetmeyecek, kimse “öteki” olmayacaktır.Taksim Meydanının “fethi” ve arkasından geleceği besbelli olan intikam furyası, bir Pirrus zaferi dahi olamayacaktır aslında. Çünkü mizaha bile ancak hakaret ve kaba kuvvetle cevap vermeye kalkanlar, gençliğin bu yeni dili karşısında aciz kaldıklarını ve tüm söylemlerini tükettiklerini itiraf etmiş oldular. 
 
Ömrü iktidar kavgaları içinde geçmiş, iktidar dili ve zihniyetiyle sakatlanmış eski kuşaklar, bu yeni dili öğrenmede zorlanacaklardır kuşkusuz. Kolay da değil doğrusu: gençlerimize sevgiyle, sempatiyle, dayanışma duygularıyla bakan, destek olan bizler bile ezberlerimizi bozmakta zorlanıyoruz. Koskoca Cumhuriyet tarihinin, hatta belki de iktidar kavramı icat edildiğinden beri tüm insanlık tarihinin ezici yükü var yaşlı omuzlarımızda. Öte yandan, bu yeni dili öğrenmek için ille özel kurslara gitmeye gerek yok aslında: Gençliğe kulak verin, yeter!

Yiğit Bener
TKTD MYK Temsilcisi


* Derneğimizin MYK temsilcisi Yiğit Bener'in 'Yeni Bir Dil" başlıklı yazısı ilk olarak 12 Haziran 2013'te Radikal Kitap ekinde yayınlanmıştır.  
 
Geç Kaldın Tayyip!*

Ragıp Duran
 
*Artık hiçbir yazı, Gezi ya da Kızılay duvarlarındaki yazılamalar kadar etkili ve ilginç olamaz. Efsanevi bir tarih yazılırken, sokağa çıkıp izlemek, gaz ya da su yemek, eylemcileri desteklemek, eylemci olmak yazıyı ikinci sınıfa düşürür/düşürdü. Bugünün eylemcileri  40 yıl sonra  torunlarına ‘Biz vakti zamanında  grayderle Toma kovalamıştık’ diyecek. Torun da ‘Atma Dede!’ diyemeyecek.
 
Yaşı müsait olanlar benzeri sahneleri yaşamışlardı. Mesela 68’de ben ortaokul  son sınıf öğrencisiydim, hayal meyal hatırlıyorum. Ama kitaplara, filmlere bin şükran, mesela Jacques Tardi’nin ‘Halkın Çığlığı’ başlıklı çizgi romanı  sayesinde  1871 Paris  Komününde ya da William Klein’ın ‘Grands Soirs, Petits Matins’ (Şahane Akşamlar ve Erken Sabahlar) başlıklı belgeselinde 1968 Mayıs’ında Paris’te neler olup bittiğini öğrenebildik. Gezi’de cereyan edenleri görüp okuyunca, onları hatırladım.
 
İsyan, müthiş bir çözücü, dağıtıcı, her türlü engeli berhava eden bir ortam, bir araç, bir düğme… Henüz 31 Mayıs gecesinde başladı boşalma. Zincirlerinden, yularlarından, tabu ve yasaklarından kurtuluverdi insanlar, gençler, orta yaşlılar ve yaşlılar. Üstelik de, Thank you Erdoğan, binbir dert sıkıntı biriktirmişti gönül, vicdan ve beyinlerimizde. Dindar gençlik emretti, imam-hatip reklamı yaptı, eğitim  sistemini altüst etti.  İçki içme, diyordu. Kız ya da erkek arkadaşını öpme, buyurdu. Kürtaj yoktu, sezaryen bile yasaktı. Fazıl Say’la Nişan Sevanyan Allahsızlık yaptılar diye mahkum ettirdi onları. KCKlileri, gazetecileri hapise tıktı. Suriye’ye bulaştı, onlarca insan öldü. Padişah sanıyordu kendini. Mağrurdu, kibirliydi, üst perdeden konuşuyordu hep. Ama isyan, başkaldırı, red, spontane ve hırt muhalefet  öyle bir şey ki, perde değil sadece,  bütün tiyatro yıkıldı üstüne. Onun çapulcu dediği insanlar, kendi bireyselliklerine, özgürlüklerine, bağımsızlıklarına o kadar düşkündüler ki, uzun süre, ses çıkarmadılar. Başlarını bilgisayardan kaldıracak halleri yoktu. Ama öyle bir raddeye getirdi ki işi Erdoğan, Thanks again, artık sanal dünyadan ayrılıp sokaklara, hakiki gerçeğe kavuşmanın zamanı gelmişti. Nirvana…
 
Böyle ortamlarda, insanlar doğalına dönüyor. Nezaket, ayıp, ahlak gibi kavramlar yepyeni anlamlar kazanıyor. Galatasaraylı ile Fenerli dost oluyor, daha ne olsun? Yakın çevremde de gözledim: Gezi eylemcileri  ve tabi ki eylemi sayesinde, kızlarla erkekler, gençlerle yaşlılar, çocuklarla ebeveynler arasındaki ilişkiler de değişti. Daha rahat, daha özgür, daha gırgır bir ilişki başladı. Bireyler  hala birey ama beklenmedik, plansız programsız küçük topluluklar oluştu/oluşuyor. Penceresinin pervazına  limon ve su bırakan teyze ile Gezi’deki ya da Kızılay’daki eylemci ilk kez, hiç tanışmadan tanışmış oluyor.  
 
Şimdi herkes ‘N’olacak bu işin sonu?’ diye soruyor. Bence çok anlamlı bir soru değil bu. Sonucu ben de merak etmiyor değilim. Ama aslında bu iş çoktan oldu bitti bile. Devrim, isyan, ayaklanma bir an meselesidir. Ve o an çoktan yaşandı.  Ölü toprağı serpilmiş gibi görünen toplum, apolitiktir denen gençlik, hiçbir şeye karışmaz denen sıradan vatandaş akıl almaz bir şekilde silkindi, oturduğu yerden kalktı, gaz yedi, cop yedi, Toma suyu aldı, sendelemedi bile. Gülerek geçti, aştı karşı tarafın her hamlesini… İşte bu sayede bundan sonra Padişah  artık Padişah gibi davranamayacak o kesin…
 
Egemen medya 3 gün sustu, gözlerini ve ağzını kapattı. Sonra mecburen açılan gedikler, aldığı yaralar sayesinde Gezi’den söz etmeye başladı. Yarım ağızla. Gezi’deki çocuklara göre değişen bir şey yok. Çünkü onlar zaten eskiden de Hürriyet ya da Habertürk okuyup Star ya da Samanyolu izlemiyorlardı. Ama genel okur ve TV izleyicisi nezdinde de önemli bir yarık çizdi Gezi Çocukları. Artık onlar da egemen medyaya başka gözle bakıp, başka kulakla dinleyecek.
 
Sansür gevşedikten sonra, ne hakla bilmem, yine eski, yani 50-70 yaş grubunun insanları, ekranlardaki yerlerini aldılar. 80 öncesinin Tabii Senatörleri gibi…Mecburen, meslek gereği birkaç tartışma izledim büyük (kih kih!) medyada. Adamlar kadınlar, Gezi’nin sosyolojik ve demografik anatomisini çıkarmaya çalışıyorlar. Kim çocuklar? Utanmasalar ‘Nereden çıktı bu veletler?’ diyecekler. Öyle bir söylem hakim ki bu konuşmalara, sanki Gezi’dekiler uzaydan gelmiş. ‘Bu gençler’ diye başlayan ukela ve oryantalist bir söylem. Üstelik de onlarla hiçbir empati kurmadıkları için, onları hiçbir şekilde anlamamışlar. Azılılar ‘bu gençleri’ Ergenekonla, darbeyle, CHP’yle, global karanlık güçlerle işbirliği yapmakla ya da hiç olmazsa onların ekmeğine yağ sürmekle bile suçladı. Erasmus’la gelen yabancı öğrencileri ajanlıkla suçlayan polis gibi…Bu görüşleri savunanlar, belli ki Gezi’nin uzağından bile geçmemişler, o yaşta çocukları olmasa da, kendi mahallelerindeki gençleri, akrabalarının çocuklarını filan da tanımamışlar. Ya da iktidar mecbur eder, göz göre göre yalan söyleyip, yazıyorlar.
 
Benim yakın çevremde de 15-25 yaş grubuna yönelik bazı önyargılar vardı: Hiç kitap okumuyorlar, politika ile ilgilenmiyorlar, çok boş bir gençlik filan falan… Ben kendimi şanslı addediyorum: 5 yıl öncesine kadar Galatasaray Üniversitesinde haftada 10-15 saat ders veriyordum. Son 6 yıldır da Bilkent’de bir master sınıfım var. Buradan yola çıkıp şimdi kalkıp kendimi ‘Bugünkü gençlik kuşağının sosyolojik, psikolojik, antropolojik uzmanı’ ilan edecek değilim, ama onlardan çok şey öğrendim. (Teşekkürler Mutlucan, Ece,  Dağhan, Nilay, Pınar, Cihangir ve diğerleri…). Evet kimse bu arkadaşların böyle pat diye günün birinde devasa bir şekilde ayağa kalkacağını öngörmemişti, öngöremezdi. Ayağa kalktıktan sonra da eşe dosta, düşmana ona buna ‘Mizahla muhalefet  nasıl yapılır?’  dersi vereceğini de bilemezdi. Üstelik de bu dersi çaktırmadan veriyorlardı, dersin hocası, kürsüsü, programı filan yoktu.

Geçen akşam bu ‘Halk Çocuklarının İsyanı’nı konuşurken bir arkadaş, 'Yahu mizah dergilerini gördünüz mü ne yapmışlar bu hafta?', diye sorunca herkes dudak büktü. Mizah dergileri, mutlaka üzerlerine düşeni yapıyorlardır, yapmışlardır ama artık Gezi, mizah dergilerini filan aştı, geçti. Dergi, Gezi’den beslenebildiği kadar mizah yapabilir.
 
Ben  şimdi düşünüyorum da, kendimi biraz da o liseli kız gibi hissediyorum. Elindeki pankarta ‘Bir slogan bulamadım!’ yazan liseli kız. Ne kadar içten, ne kadar temiz, ne kadar dürüst ve ne kadar gerçekçi değil mi? İşte ben de, klavyelerin karşısında, Cumhuriyet tarihinin en muhteşem hadisesi karşısında, Gezi’nin ve bütün Türkiye’nin arslanları baskı, polis, Erdoğan gibi fani unsurları iplemeden direnirken yazının ne kadar da güçsüz bir araç olduğunu hisseder gibiyim.

Varsın yazı güçsüz olsun, çocuklar güçlü ya…

Ragıp Duran
TKTD Üyesi


*7 Haziran 2013'de kaleme alınan bu yazı Express dergisinin Haziran-Temmuz sayısında yayınlandı. Yazı, aynı zamanda 5 Temmuz 2013'te Ragıp Duran'ın medya eleştirisi blogu Apoletli Medya'da yer aldı.
 
 

 Ezber Bozma Zamanı* 
Sungur Savran

Ne kadar değişik siyasi kökenden gelen ne kadar çok insan onyıllar boyu iyi öğrenilmiş bir ezber gibi tekrarladı: “Devrimler çağı kapandı, şimdi demokrasi çağındayız.” Tek ortak noktaları vardı: Marksizmi reddetmek! Tarihi ve kapitalist çağı görülmemiş bir ışıkla aydınlatan o teoriyi, dünya görüşünü, programı reddettiniz mi, elinizde kapitalist düzenin kendi solcularından farklı söylenecek bir şey de kalmıyordu maalesef. O yüzden, kimse yeni bir şey söyleyemedi. Sadece “ezber bozalım” dendi. Bozalım yoldaşlar, haydi gelin! Son onyıllarda geliştirdiğiniz ezberi bozun! “Devrimler çağı bitmedi, asıl şimdi başlıyor!” deyin hep bir ağızdan. Şu hale baksanıza! Tarihin hangi anında Türkiye, Mısır ve Brezilya gibi üç kocaman ülkede (en küçüğü Türkiye!) milyonların aynı sıralarda böylesine düzeni sarstığı görülmüş. Hangi anında bu üç ülke kaynaşırken Endonezya gibi bir başka devde, Bulgaristan’da, Yunanistan’da, çok kısa süre önce Slovenya’da, İsveç’te, Portekiz’de daha küçük ama anlamı büyük mücadeleler de gerçekleşiyordu? Geri dönün yoldaşlar, siz sosyal demokrasinin gölgesi olacak bir tatlı su sosyalizmine layık değilsiniz! Sürgünden yurdunuza dönün, sizin vatanınız Marksizm idi, hep öyle kalmalıdır!

Elbette, Türkiye’de Gezi parkı ile başlayan süreç henüz bir devrim değildir. Ama önce adlandırmada anlaşalım. Yaşadığımız sürecin adını “Gezi direnişi” olarak koymak üç bakımdan yanlıştır. Birincisi, “direniş” bir savunma konumudur toplumsal mücadelelerde. Oysa biz son bir ay içinde savunmada değildik, taarruzdaydık, savunmada olan Tayyip Erdoğan’dı, hükümetiydi, polisiydi, mahkemeleriydi. Öyleyse, bu bir halk isyanı idi. İkincisi, Gezi adını kullanmak kolay yol olabilir, ama isyanın İstanbul’a özgü olmadığını, Türkiye tarihinde ilk kez bütün ülke sathını kavramış olduğunu gözlerden gizler. Bu olayın tarihi bir olay olmasının bir boyutu da budur. Üçüncüsü, halkın isyanının esas nedenlerini gözden gizler. Gezi’nin ağaçları elbette önemlidir, ama halkı Türkiye çapında ayağa kaldıran sadece o değildir. O bir tetikleyici olmuştur. Patlayan, halkın öfkesini ortaya çıkartan, baskıdır. Tayyip Erdoğan’ın sofralara, mutfaklara, yatak odalarına kadar girmiş olmasıdır. Halkın ise böcekler gibi gazlanmadan sokaklara çıkamıyor oluşudur. Ekonomik sınıf saldırısıdır, neoliberalizmdir öfkenin nedeni aynı zamanda. Gençlerin gelecek kaygısıdır, orta yaşın zor koşullarıdır, emeklilerin sürünmesidir.

Dakik bir biçimde saptayabiliriz: 31 Mayıs gece yarısı, Türkiye Akdeniz havzasında 2011’de Tunus, Mısır, Yunanistan ve İspanya ile başlayan devrimci sürece katılmaya karar vermiştir. Dünya bunu tescil etmiştir. Ta Brezilya’da sıradan halk ayağa kalktığında Tahrir’e değil Taksim’e, Türkiye’ye referans yapmıştır. Tahrir önemsiz olduğu için değil, tersine. Taksim şimdi artık dünyanın ezilenlerinin hayal gücünde Tahrir olduğu için! Bu henüz bir devrim değildir. Ama devrime gebe bir halk isyanıdır. 

Nasıl ilerleriz?

Her büyük halk hareketi, inişlerle çıkışlarla, atılımlarla eslerle ilerler. İlk aşamasında isyanın merkezi rolünü oynamış olan Taksim Gezi komününün 15 Haziran’da polis saldırısıyla boşaltılması sonrasında olağan bir dönemden geçiyor olsaydık, herkes evine dönerdi. Oysa parklar hareketi, mücadelenin yeni döneminin yol haritasının demokratik ortamlarda tartışılmasını sağlamakla kalmamış, yeni eylemlerin kuluçka alanı olmuştur (Ethem Sarısülük eylemleri, Lice eylemleri, Sivas eylemleri, Ali İsmail Korkmaz eylemleri, TMMOB eylemleri). Tempoyu hâlâ İstanbul belirlediği için parklarda yapılan forumların öteki şehirlerde de hareketin ilerleme biçimi olmasını sağlamıştır.

O zaman yalın ama önemli bir saptama yapmak gerekiyor. 15 Haziran’dan Temmuz başına isyan, evet, daha düşük bir tempoyla ilerlemiştir, ama bitmemiştir, devam ediyor. Öyleyse, “Haziran isyanı”, “Haziran direnişi” ve benzeri adları da terk edelim. Bu isyan daha devam ediyor. Evet, son günlerde bazı yorgunluk emareleri görülüyor. Ama kaçınılmaz biçimde sona yürünüyor olduğunu söylemek için henüz erken. Harlanmasını sağlamak da hepimizin tek tek ve kolektif olarak görevi.


İsyanın ateşinin harlanması için üç eksenli bir çalışma gerekiyor. Birinci eksen hareketin taleplerini saptamak. Burada acil taleplerle hareketin hiç olmazsa bir aşaması için esas hedefini birbirinden ayırmak gerek. Acil talepler arasında tutsakların salınması, polis şiddetinin sorumlularının yargılanması ve cezalandırılması, Taksim planlarının toptan terk edilmesi vazgeçilmez olanlar. Hareketin bu aşamasının esas amacı ise, Tayyip Erdoğan’ın gitmesini sağlamak elbette. Bunu her an öne sürmesek bile amacın bu olduğu bilincimize çakılı kalmalı. Aslında amacımız bununla da sınırlı değil, ama dedik ya isyan daha devrime dönüşmedi!

İkinci eksen, forumların, halk meclislerinin merkezileştirilmesi olmalı. Eğer forumlar yerellikleri içinde tartışmaya devam eder ve daha ileri sonuçlar elde etmek için adımlar atmazlarsa bir süre sonra çürüme yaşanabilir. Bu yüzden forumlarda geri çağrılabilir ve somut talepler için görevlendirilmiş temsilciler seçmeli, temsilciler meclislerimizi önce kentler düzeyinde, sonra Türkiye çapında toplamalıyız. Türkiye çapındaki temsil heyeti, ortak olarak belirlenmiş taleplerimize erişmek için ülke çapında eylemler planlamalı ve düzenlemeli. İsyan kendi temsilcilerince yönetilmeli, kendisinden önce seçilmiş kadrolarca değil.

Üçüncü eksen ise isyanın yüzünü işçi sınıfına ve emekçi halka dönmesi için çaba göstermek olmalı. Bunun sayısız yolu olabilir: İşçi mahallelerinde toplantılar yapmak, bildiriler dağıtmak, acil taleplerimizin arasına ekonomik talepler katmak, sendikalarla temas, saymakla bitmez. Kimse sanki isyan bitmiş de seçimlere hazırlanıyormuşuz gibi davranmasın. İsyan devam ederken seçim konuşulmaz.

Uzun sıcak bir yaz veya sarsıntılı yıllar

Büyük halk hareketlerinin gelişme eğrisini kesin biçimde öngörmek mümkün değildir. İsyan bu yaza bir bütün olarak damgasını vurabilir veya bir aşamada geri çekilebilir. Ama kimse aldanmasın! İsyanın geri çekilmesi bitmesi demek olmayacaktır. İç ve dış bütün koşullar ve isyanın kendi dinamikleri, bu isyanın inişlerle çıkışlarla önümüzdeki yıllarda devam edeceğini düşündürüyor. Dışarıda dünya kapitalizmini pençesine almış olan derin ekonomik kriz, Avrupa’yı merkez bellemiştir, Türkiye’yi adım adım ele geçiriyor. Bunun yaratacağı sınıf mücadelesi dinamikleri bu isyan ortamında patlayıcı çelişkiler yaratır. Ayrıca Akdeniz havzasında isyan ve devrim ülkeden ülkeye dans ederek dolaşıyor, bizim halkımızı da etkiliyor.

İçeride krizin yaratacağı sınıf mücadelelerinin dışında, halkın büyük bölümünün AKP ile hesabı bitmemiştir. Kürt sorununun her an derin sarsıntılar yaratması mümkündür. Düzenin bölgede savaş maceralarına yatkınlık göstermesi de başka sarsıntılara yol açabilir. Yedek kulübesinde daha soyunmamış çok usta iki oyuncumuz var: işçi sınıfı ve Kürt halkı. Onlar sahaya indiklerinde önce Türkiye, ardından bütün Ortadoğu sarsılacaktır! O zaman el emeği, göz nuru ve beyin gücünü iktidar yapmayı ana şiarımız haline getirebileceğiz!


Sungur Savran

TKTD Üyesi

*Sungur Savran'ın "Ezber Bozma Zamanı" başlıklı yazısı ilk olarak 24 Temmuz 2013 tarihli Birgün gazetesinde "Şimdi Ne Olacak?" soruşturma dizisi bağlamında yayınlanmıştır.  

 

Gezi Direnişinin Örgütsel Bağlantıları ve Socrates’in Müdafaası!*

Sezin Tekin


Hepimizin bildiği gibi Gezi Direnişi’nin ardından hükümetin başlattığı cadı avı, şafak operasyonlarıyla hız kesmeden devam ediyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı en son açıklamada, olaylarla ilgili 715 kişinin gözaltına alındığını, bunlardan 179'unun tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildiğini, tutuklamaya sevk edilenlerden 41'nin tutuklandığını, itiraz üzerine 10 kişinin serbest bırakıldığını belirtti. 57 şüpheli hakkında ise denetimli serbestlik kararı verilmiş.
 Savcılık, basın veya sosyal medyada, hakaret ve benzeri nitelikte suç oluşturabilecek yayınlar sebebiyle 110 soruşturma başlatıldığını da açıkladı. Kısacası, durmak yok gözaltılara devam!

Bu tablo karşısında artık kimliğimi ve örgütsel geçmişimi gizli tutmaya çalışmanın nafile olduğunu anladım. Er ya da geç Türk polisi benim de kapıma dayanacak, el feneri, maske, sirke gibi her türden “örgütsel dokümana” delil kabilinden el koyarak kirli çamaşırlarımı, Gezi eylemlerini çeşitli lobiler, illegal örgütler vasıtasıyla ilkokul yıllarından beri nasıl tasarladığımızı, ilmek ilmek ördüğümüzü bir bir oraya dökecekti nasıl olsa. ‘Yavuz hırsız ev sahibini bastırır’, misali ben önce davranıyorum ve Gezi’nin 20 yılı aşkın süreyi kapsayan örgütsel arkaplanını, muhtemel yurtdışı bağlantılarıyla birlikte açıklıyorum!

Belki daha anaokulunda başında tele- olan bir yöntemle beynimiz iç-dış mihraklarca doldurulmaya başlamıştı, ama ben ilkokul ve sonrasını çok iyi hatılıyorum. Evet benim Gezi maceram, ilkokul birinci sınıftayken, hikmeti kendinden menkul bir öğrenci koluna üye olmamla başladı: Gezi ve Gözlem Kolu! Üye olurken belki farkında değildim, Çanakkale’nin küçük bir ilçesinde yaşayan yedi yaşında bir çocuk olarak bırakın Gezi Parkı’nı Taksim’i bile duymuşluğum yoktu ama bu bir teferruat. Şimdi anlıyorum ki her şey önceden düşünülmüş, planlanmıştı aslında. 20 küsur yıl sonra patlak verecek eylemlerin ismi ve adresi işte o kadim Gezi-Gözlem Kolu toplantıları sırasında belirlendi. Kızılay Kolu daha aktif olsaydı büyük ihtimalle çıkış noktası Kızılay Meydanı olacak ve direnişin adı Kızılay Direnişi olacaktı ama… Gezi-Gözlem Kolu o yıllarda daha faal çıktı. Neyse… 

Gezi-Gözlem Kolu’ndaki aktif tutumum, sonbaharda bir yerine iki sınıf pikniği önermem gibi sebepler, sonraki yıl beni örgüt liderliğine kadar taşıdı: Sınıf Başkanı oldum! Kara tahtadan beyaz tahtaya geçiş için arkadaşları örgütleme eylemleri sırasında kitle psikolojisi, isyana teşvik gibi konularda eşsiz deneyimler kazandım. Çalkantılarla geçen iki yıllık başkanlık döneminin ardından koltuğu bir başkasına devrettim. İlkokul son sınıfta Kızılay Kolu’na girdim. Zaten bu aşamada artık eylemlerin ikinci adresinin Kızılay Meydanı olmasını kararlaştırmış, sürecin örgütsel altyapısını oluşturmaya başlamıştık. Biber gazı müdahalesi karşısında başvurulabilecek tedavi yöntemleri de Kol toplantıları sırasında etraflıca tartışıldı: bugün kullanılan sirke, limon, talcidli su gibi yöntemlere gelinceye kadar yumurta sarısı, salça gibi bilumum madde ile denemeler yapıldı. Ha unutmadan söyleyeyim: eylemlerde çadır kurma hatta daha sonra o çadırı sabaha karşı yaktırma suretiyle eylemi tetikleme fikri de Kızılay Kolu’nda ortaya atıldı! Bir gün hiç unutmam, Kızılay çadırlarından bahsediyorduk ki… Gözlerim doldu bak şimdi.. Hey gidi günler hey.. 20 yılı aşkın süre bu fikri olgunlaştırdık, dile kolay…

Ortaokul ve lise yılları kuluçka yıllarıydı, siz bunu kamuflaj yılları olarak da okuyabilirsiniz. İlkokul boyunca bulaştığım örgütsel bağlantılar ve sakıncalı bir dizi faaliyetin ardından köşeme çekilip bir süreliğine görünmez olmam gerekliydi. Gene de kendimi tutamayıp “en azından bir iki örgütsel slogan/marş” öğrenirim diyerek folklor ve müzik kollarında girdim. “Sık bakalım, sık bakalım…” o yıllarda çıktı mesela. O yüzdendir ki sokaklarda ilk söylendiğinde pek bir duygulandım, “gözlerim yaşardı”!

Üniversite yılları, bir devlet büyüğümüzün sıklıkla kullandığı üzere Gezi eyleminin örgütsel planlaması bakımından “ustalık” dönemiydi. Üniversiteye girer girmez hikmeti kendinden menkul Uluslararası İlişkiler Kulübü’nde aldım soluğu. Burada “uluslararası bazı dostlarla” Gezi eylemlerinin yurtdışı ayağını, medya boyutunu filan ele alıyorduk. Yabancı haber ajanslarının oynayacağı rol bütün ayrıntısıyla tarif edilmişti. Brezilya’da eşzamanlı eylemlerin örgütlenmesi ve Mısır darbesiyle sürecin doruk noktasına ulaştırılması bu ortamda şekillenen fikirlerdi. MIRC ve ICQ Chat dönemiydi, dün gibi hatırlarım.. Dropbox filan yok tabii, FTP Server üzerinden paylaşıyorduk örgütsel dokümanları!

Spor Kulübü’ne girdim kısa bir dönem. SK son derece pratik bir amaca hizmet ediyordu ve hemen herkes kısa bir dönem üye oluyordu bu “örgüte”. Gezi eylemleri yaklaşık 15 yıl sonra planlandığı gibi patlak verdiğinde eylemcilerin polis karşısında onlar gibi “çevik” davranması şarttı: kitleler halinde birbirini ezmeden engelli koşu, gaz fişeğinin üzerinden sekmek suretiyle savuşturma gibi kritik beceriler burada kazandırıldı. Bir grup arkadaş da yoga hocaları tarafından uzun süre hareketsiz kalma ve kas kontrolü gibi beceriler öğretilerek duranadam benzeri eylemlere hazırlandılar.

Gezi direnişinin planlanmasında son derece kilit rol oyanayan ve benim aktif bir üyesi olduğum bir başka “örgüt”: BÜO ya da tiyatro kulübü. Bakın Mi Minör filan diyorlar da o, olsa olsa türev bir oluşumdur. Biz bundan 15 sene önce Do Majör ve Si Bemol isimli iki ayrı oyunla Gezi’nin provasını yapmıştık zaten. Hatta kırmızılı kadının elbisesi o oyunlardan biri için hazırlanmıştı, eylemler sırasında yeniden dolaşıma sokuldu. Ama sosyal medya filan olmadığı için şimdiye kadar ortaya çıkmadı. Artık dayanamadım ve açıklıyorum: Gezi senaryosu Do Majör ve Si Bemol’dür, kimse Mi Minör diye iddia ederek sahne çalmaya kalkmasın!

Bu arada benim doğrudan parçası olmadığım Ekonomi Kulübü “örgütü”, faiz lobisi ile çoktan iç içe geçmişti; esnafın kemirmek suretiyle nasıl ve ne kadar sürede bitirilebileceği hususunda çok bilinmeyenli denklemler çözülüyor, 76 milyonun bindiği Türkiye gemisinin altına açılacak deliğin ne kadar sürede gemiyi batırabileceği, deliğin çapının ne olması gerektiği ile ilgili havuz pro
blemi simulasyonları yapılıyor diye duyuyorduk.

Son olarak Gezi’nin bütün teorik altyapısının oluşturulduğu, diğer “örgütler”in faaliyetlerine yön veren asıl “örgüt”ten söz etmek istiyorum: Felsefe Kulübü! Epey tehlikeli faaliyetlerin yuvası olmuş bu kulüpte düşünüyor, bildiğiniz fikir filan üretiyorduk! Direnişin, din, dil, ırk, etnisite, milliyet, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi yapay ayrımlar olmaksızın “herkes için eşitlik, özgürlük, barış, hak, hukuk, adalet” gibi kavramlar üzerine inşaa edilmesi kararını Felsefe Kulübü toplantılarında aldık. 

Öyle de oldu.

Evet, yıllara yayılan titiz hazırlıklar ve örgütsel tasarımlar meyvelerini Haziran 2013’te verdi. Çadırlar, kırmızılı kadın, sloganlar, faiz lobisi her şey planlandığı gibi işledi! Ancak artık mızrak çuvala sığmadığı için olanı biteni bütün çıplaklığıyla anlatmak durumunda kaldım. “Peki bunca şeyi planladınız da foyanız ortaya çıkınca kendinizi nasıl savunacağınızı hiç düşünmediniz mi?” diye soranlar çıkacaktır. Düşündük elbette. Düşündük ve yanıtı, idamla yargılanırken felsefenin yani düşüncenin, eleştirinin  yaşaması gerektiğini müthiş bir savunmayla ortaya koyan ünlü düşünür Socrates’in müdafaasında bulduk. Socrates’in Müdafaası’nda hukuka, adalete, hak ve haksızlığa, fikir ve eleştirinin gücüne, yani aslında Gezi’ye dair çok şey bulacaksınız. Biz de çok kısa bir alıntıyla Socrates’e verelim son sözü:

“… Şimdi, ey beni mahkûm edenler (…) benim katillerim olan sizlere haber vereyim ki, ölümümden çok geçmeden bana verdiğiniz cezadan daha ağır bir ceza sizi beklemektedir. Beni öldürmekle hayatınızın hesabını soranlardan kurtulacağınızı sanıyorsunuz. Fakat bana inanınız, sandığınızın tam tersi olacaktır. Evet, hiç şüphe etmeyiniz, şimdiye kadar öne atılmalarına engel olduğum birçok kimseler, karşınıza çıkacak, sizi şiddetle suçlayacaklardır; bunlar daha genç oldukları için sizi daha çok incitecekler, sizinle daha çok uğraşacaklardır. Atinalılar, insanları öldürmekle, herkesi kötü hayatınızı kınamaktan alıkoyacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz…”

Ethem… Abdullah… Mehmet… Medeni... Ali İsmail.   Unutturmayacağız!

 
Sezin Tekin
TKTD YK Üyesi




*Sezin Tekin'in "Gezi Direnişinin Örgütsel Bağlantıları ve Socrates’in Müdafaası!" başlıklı yazısı daha önce Ötekilerin Postası FB sayfasında ve T24 websitesinde yayınlanmıştır.

 
* Bu ebülten TKTD üyelerine otomatik olarak gönderilmiştir. Lütfen bu mesaja cevap vermeyiniz; yanıtlarınızı TKTDUyeler@yahoogroups.com adresine gönderiniz. 


15 Eylül 2013 tarihli Üye Toplantımızın fotoğraflarına ve ayrıntılı bilgilere 
www.tktd.org adresinden ulaşabilirsiniz!

Aralık ayında gerçekleşmesi planlanan TKTD Üye Toplantısı'nı kaçırmayın!

 









2013 Aidatınızı Ödediniz mi?

 

Cezalı Tutar: 200 TL     T.Garanti Bankasi

IBAN : TR84 0006 2001 3200 0006 2979 97

Ödenmemiş yılların her biri için 200 TL ödenecektir.    
 

TKTD'yi     üzerinden takip edin    sayfamızı beğenin!
'Babil Postası' Türkiye Konferans Tercümanları Dernegi'nin yayınıdır.
Tüm hakları TKTD'ye aittir. 
2013 www.tktd.org 
Babil Postası'na katkılarından ötürü bütün metin yazarlarına çok teşekkür ederiz.
TKTD Yönetim Kurulu